23 Mayıs 2018 Çarşamba

Güneş Anne Söyleşi- Blogcu Anne Söyleşiler (May 18)

Güneş’çiğim, seni biraz yakından tanıyabilir miyiz?
Güneş: İki kızım var; Nisan yedi, Cemre ise beş buçuk yaşında. Gunesanne.com blogunun yazarıyım, aynı zamanda aktif olarak çalışma hayatı içindeyim. İki çocuklu hayata uyumlanmaya ve çocuklarından öğrenmeye çalışan, onlarla birlikte büyüyen bir anneyim.

Çocuk öncesi anneliğe bakışın nasıldı? 
Çocuk sahibi olmamdan önce ve sonra anneliğe bakışım çok farklıydı. İşleri -sanki ofisteymişsin gibi- kuralına göre yaparsan, zamanında beslersen, uyutursan her şey iyi, güzel gider sanıyorsun. Ancak ilk doğumdan sonra bunun aslında çok zor olduğunu, hatta hayatında daha önceden yaptığın her şeyden daha da zor olduğunu, bunun bambaşka dinamikleri olduğunu anlıyorsun.

Annelik sende bir şeyleri değiştirdi mi?
Tüm bu süreçte çocuklarımı dinlemenin ne kadar önemli olduğunu fark ettim. Doğduklarında onları sanki bir insan değilmiş de, tüm ihtiyaçlarını ve nasıl karşılanması gerektiğini çok iyi bildiğimiz küçük varlıklarmış gibi görüyoruz. Ama onlar da aslında tıpkı bizim gibiler, sadece boyları daha küçük ve bize anlatacak, söyleyecek çok şeyleri var.
“Çocuklarımı dinlemek bana iyi geldi” diyorsun yani?
Evet, onları dinlerken daha akışta olabildim. Çocuklarımla beraber büyüyorum, hatta çoğu zaman onların beni büyüttüğünü düşünüyorum. Onlara “bilge öğretmen” gözüyle bakabildiğimde, içlerindeki ışığı görebildiğimde, onlardan daha çok şey öğrenebiliyorum ve bu beni mutlu ediyor.
Annelik sende neleri değiştirdi/dönüştürdü?Çocuk öncesi daha kuralcı, disiplinli, sistematik bir insandım. Tüm bunlar çocuktan sonra yavaş yavaş esnedi, esnekliğin bana hayatta ne kadar çok şey kazandırabileceğini öğrendim.
Tam tersi diye düşünürüz genelde, çocukların rutine, kurallara ihtiyacı var diye duyarız, değil mi?Çocuklar için rutin önemli evet, ancak kuralları belirlerken genelde kendi ihtiyaçlarımızdan hareketle davranıyoruz ve bu durum her zaman çocuğa uymuyor. Asıl güzel olanı, bu rutinleri ortak ihtiyaçlarımızı gözeterek çocukla beraber oluşturabilmek, onu dinleyerek, gözlemleyerek hareket edebilmek. Ancak o zaman rutinler daha anlamlı hale geliyor. Aslında bu bir denge meselesi. Sadece benim isteklerim değil, onun istekleri de bütün içinde yer almalı.
Evde eşinle işleri nasıl bölüşüyorsunuz? Sence bu işin ideali, dengesi nasıl olmalı?
O konuda kendimi şanslı hissediyorum açıkcası. Ben meraklı ve öğrenmeyi çok seven bir insanım, bazen eğitimlere gidiyorum, böyle zamanlarda eşimden çok destek alabiliyorum. Ya da ben birine masal anlatırken, o diğeriyle oyun oynayabiliyor, tüm bunlar çok kıymetli. Çocukların anne ve babayla ayrı ayrı vakit geçirebilmeye de çok ihtiyacı var, gelişimi açısından çok önemli. O noktada çok güzel paslaşıyoruz, ben veli toplantıları, doktor kontrolleri gibi işleri alırken, o da evin içindeki işlerde yardımcı oluyor, örneğin yemek yapmayı çok seviyor.
Evdeki iş bölümü, çocuklara rol model olması açısından da önemli aslında, değil mi?
Evet bence de, örneğin kızlar babalarını yemek yaparken görüyorlar, dolayısıyla bu işi sadece kadın ya da anne işi gibi algılamıyor olacaklar bundan sonra da.
Sevilerek takip edilen bir blogun var. Her şey nasıl başladı ve nasıl ilerledi senin için?
Nisan bir yaşındayken başladım, beş-altı sene olmuş yani. O zamanlar yavaş yavaş bir şeyler araştırmaya, öğrenmeye başlamıştım, yoğurt yapmak gibi mesela. Yoğurt yapmak yeni bir buluş değil, annelerimizin yıllar öncesinden bildiği ve yaptığı bir şey, ancak bizim hayatımıza yenidoğan bebekle yeni giren bir olay olduğu için, bizler için yeni bir deneyimdi.
Yer verdiğim konular zaman içinde çeşitlendi, çocuk kitapları, çocukla gidilecek yerler derken konular çoğaldı. Bir arkadaşımın da verdiği fikirle, bu bilgileri bir blogda toplamaya karar verdim. İlk başta kendi deneyimlerimi yazmak niyetiyle yazıyordum, daha sonra annelikle ilgili bu deneyimlerimi ve duygularımını yazmanın aynı zamanda bana da çok iyi geldiğini farkettim. Bunu fark edince daha çok yazmaya başladım.
Bir de kitabın çıktı, “Anneliği Like Et – Bir Annenin Farkındalık Notları” o macerandan da bahseder misin biraz?
Yine o da bir arkadaşımın fikri ve desteğiyle ortaya çıktı açıkçası. Aktif çalışırken, akşamki birkaç saati de ancak çocuklarla geçirirken nasıl vakit bulup yazacağım gibi endişelerim vardı. Arkadaşımın cesaretlendirmesiyle yazmaya başladım, her gün çocuklar yattıktan sonra iki-üç saat kapanıp yazıyordum ama çok yavaş ilerliyordu. Bir noktada artık benim odaklanmam ve daha yoğun yazmam lazım dedim ve bir önceki yaz işten bir hafta izin aldım. O bir haftada kitabın yarısını bitirebildim. Toplamda bir senede bu kitap ortaya çıktı.
Kitabı okurken, eğlenceli pratikler ve ödevlerle karşılaşıyoruz.
Kitabın içinde deneyim önerileri ve çember sohbetleri gibi bölümler ekledim, okuyucu için bir çalışma kitabı olmasını hayal ettim hep. Okuyucuları biraz düşündürecek davetler, farkındalık pratikleri eklemeye çalıştım. Kitapla annelere asıl vermek istediğim mesaj; evet bebeğinizin birçok ihtiyacı var ama anne olarak sizin de ihtiyaçlarınız var ve bu ihtiyaçlar için de bir alana ihtiyacınız var. Öncelikle bu ihtiyaçlar karşılanmalı.
Kitapla ilgili içim çok rahat, iyi bir içerik yarattığımı düşünüyorum, okuyuculardan gelen yorumlar da beni çok mutlu ediyor. Örneğin geçenlerde bir anne, kitabı hamileyken okuduğunu ve o dönemde ona çok iyi geldiğini söyledi, bu tip şeyler beni de çok mutlu ediyor.
Annelerin kendi ihtiyaçlarını görmesi ve önemsemesi yeni bir kavram gibi, değil mi?
Evet, bizim annelerimiz, çocukları için saçını süpürge eden bir nesildi. Bu düşünce, anneyi zaman zaman çok zorlayabiliyor, çok yorabiliyor. Anne olarak belirli ihtiyaçlarım var ve bunları görebilmeliyim. “Bir çocuk yetiştirmek için bir köy gerekir” sözü çok doğru aslında, kendi köyümüzü inşa edebilmemiz bu noktada çok önemli, etrafımızdan mümkün olan her türlü desteği almalıyız. Senin de yazında belirttiğin gibi “bazen dönebilmek için gidebilmeliyiz”. Ben bir anne olarak ancak bu destekleri alabildiğim zaman kendimi ruhsal ve bedensel olarak daha iyi hissediyorum ve o zaman çocuklarımla ilişkim de daha iyi oluyor.
Çocuğun etrafında “bir köy” olması, ona da iyi geliyor aslında, bunu görmemiz çok önemli.Çocuk için anneanneyle, babaanneyle ve akranlarıyla geçirilen zamanın çok değerli ve besleyici olduğunu düşünüyorum. Yakınlarımızda hiç akrabamız olmasa dahi aynı yaşta çocukları olan komşularımız olabilir. Örneğin bir Cuma akşamı benim çocuğuma onlar bakabilir, bir Cuma akşamı aynı şeyi onlar için ben yapabilirim. Böylece ben eşimle baş başa bir yemek yiyebilirim. Bunlar çocuklu aileler için birer lüks gibi, ama sağlıklı evlilik için önemli birer ihtiyaç.
Kitabın bir yerinde anne olmanın, annenle ilişkine yeniden bakmana vesile olduğuna değiniyorsun. Annelik bu anlamda nasıl etkiledi seni?
“Anne olunca anneni anlarsın” derler ya, benim için öyle oldu. Çocuk doğar doğmaz, annenin kıymetini daha bir anlıyorsun ve saygın, sevgin, inancın artıyor. Kendi anneliğini keşfederken, içinden kendi annenin çıktığını fark ediyorsun. Kendi çocukluğuna dönüyorsun, o zamanlar seni neler üzmüş, neler sevindirmiş, nerelerde zorlanmışsın bunları hatırlıyorsun. Ve bu da bir çeşit farkındalık aslında, kendi çocuğunla zorlandığın anlarda kendi çocukluğundan izler var mı bunlara bakıyorsun. Tüm bunlar çok değerli. Her halükarda annene bakışın çok değişiyor, ben babamı çok küçük yaşta kaybettim ve annemin bana hem annelik hem babalık yaparak ne kadar büyük iş başardığını, doğumdan sonra çok daha net anladım.
Farkındalık dönemin popüler kavramlarından biri. Senin de hayatında ciddi bir yeri var, biraz bahseder misin nedir bu farkındalık meselesi?
Ben farkındalıkla tanışalı dört beş sene kadar oluyor. Konu hakkında okuyup, pratik yapmaya başladıkça bana çok iyi geldiğini fark ettim. Çok yoğun bir hayat yaşıyoruz ve bedenimizi dinlendiriyoruz ama ya zihnimiz?.. Onu hemen hemen hiç dinlendirmiyoruz. Akşama ne pişirilecek derdi de, çocukları servisten alma işleri de hepsi annenin üzerinde genelde. Ahtapot gibiyiz. Ve bence en çok annelerin ihtiyacı var bu tür pratiklere. Kitabımın fikri de böyle çıktı aslında, anneler farkındalık pratiklerini hayatlarına nasıl sokabilirler düşüncesiyle. Bunun için ben farkındalığı annelik gündemim içerisinde hayatıma nasıl soktum, bana neler iyi geldi bunları yazmak, bir parça fikir ve ilham vermek istedim.
Farkındalık, çocukların gelişimi açısıdan da ciddi öneme sahip, değil mi?Evet kesinlikle. Thich Nhat Hanh’ın çok sevdiğim bir lafı var. “Elimi tut şu anda sadece birlikte yürüyelim, bir yere varmak için değil, sadece yürümek için yürüyelim.” Çoğu zaman sonuca odaklanmaktan miniklerle yaşadığımız o anları kaçırıyoruz. Çocuk legoyla oynarken, kuş şekli oluşmuş mu ona bakıyoruz. Hep varılacak bir yer var zihnimizde. Oysa farkındalık pratikleri, zihnimiz bir geçmişe bir geleceğe gidip dururken, bizi şu anda bulunmaya, anda kalabilmeye davet ediyor. Çocuklar bu açıdan şahaneler, çünkü onlar hep an’dalar. Örneğin, gökyüzünden geçen uçağı, yanlarından geçen bir kediyi ilk onlar farkediyorlar, daha an’dalar.
Çocuklar için farkındalık pratikleriyle, yetişkinler için farkındalık pratikleri benzer mi?
Aslında çok benzer… Farkındalıkta ana amaç, kendi bedenimizle yeniden buluşmak. Çocukların farkında olmadan an’da kalabildiği duygu durumunu, onlar için sürekli hale getirebilmek ve bu an’da olma kavramını yetişkinlerin hayatına sokabilmek amaçlanıyor.
Çocuklarıyla farkındalık pratikleri yapmaya niyetlenen ebeveynlere neler önerirsin?Çocuklar beş yaşından itibaren farkındalık eğitimi alabilirler, bu konuda okumak isteyen ebeveynlere Eline Snel’in Bir Kurbağa gibi Sakin ve Dikkatli kitabını önerebilirim, içinde çok faydalı alıştırmalar var.
Ancak farkındalıktan da önce, çocuğun kendi duygu ve düşüncelerini özgürce ifade edebilmesi için ona bir alan açmak gerekiyor. Hoşa giden duyguları çok kolay kabul ediyoruz ancak hoşa gitmeyen duyguları yok saymak ya da hemen olumluya çevirmek istiyoruz. “Dedemi sevmiyorum” dediğinde, çocuğun hoşa gitmeyen bir duygu hissediyor olsa dahi bu haliyle kabul edilebildiğini bilmeye ihtiyacı var. Zor duygularla başa çıkmaya çalışırken “Tamam şu an bu şekilde hissediyorsun, seni duyuyorum” diyebilmek gerek, bu şekilde onun duygusu ile kalmasına ve öz-regülasyon becerisi kazanmasına ebeveyn olarak destek oluyorum.
Özetle çocuğu olduğu gibi görebilmek (etiketlemeden) ve anlayabilmek (yargılamadan) gerek. Bize hayatımız boyunca “öğreten ebeveyn” olmak öğretildi, şimdi farkındalıkla onları izlemeyi, ve izleyerek de yanında kalabilmeyi deneyimleyebiliriz. Bu noktada “oyun” çok önemli bir araç, çocuk kendini oyunla ifade ediyor ve onunla oyun oynayabilmek çok önemli ve faydalı. Bu konuda da Aletha J. Solter’in Oyun Oynama Sanatı kitabını önerebilirim.
Yine şu ara popüler olan doğal ebeveynlik kavramı hakkında neler söylemek istersin?Kavramı geliştiren sevgili Aletha J. Solter. Bebeğin duyulması, bağlanma, ağlamalarına hızlı cevap verilmesi, zor duygularla başa çıkarken bebeğin-çocuğun yanında kalma, regülasyon için ten teması, bağlanma oyunlarıyla birlikte bir bütün Doğal Ebeveynlik. Böylelikle bebeğin aslında neler hissettiğini ve bize ne demek istediğini anlamamızı sağlıyor, çocuk gelişimi ve yetiştirme açısından çok kıymetli bir kavram bence. Yazarın diğer kitapları Çocuğunuza Kulak Verin ve Bilinçli Bebek de çok değerli kitaplar, hamilelere taze annelere mutlaka öneririm. Bir diğer değerli kitap Jesper Juul’un Çocuk Yetiştirme Rehberiadlı kitabı. Ayrıca sevgili Nilüfer Devecigil, Işığın Yolu’nda bağlanma kavramını olağanüstü bir şekilde ele alıyor, onu da okunmasını çok öneririm.
Çocuklarla “kaliteli zaman” geçirmek ne demek peki senin için?Bence kaliteli zaman, benim ebeveyn olarak o an orada olabilme kapasiten. çocuğumla göz göze, el ele iletişim kurabilmem demek. Cep telefonumu evin en uzak bir köşesine bırakıp, televizyonu kapatıp, verebildiğim o zamanı sadece ona ayırarak, onun istediği oyunu, onunla birlikte oynayabilmek demek.
Seninle Judith’in yaratılıcık çemberinden tanışıyoruz, kadın çemberlerini önemsiyorsun sen de, kitabında da geçiyor sık sık. Bu çemberler neden değerli?
Kadın çemberleri çok kıymetli, biz neden bunu unuttuk diye üzülüyorum. O kadar rekabetçi bir ortamdayız ki, halbuki anneler olarak çok benzer hikayeler yaşıyoruz ve birbirimizden çok şey öğrenebiliriz aslında. Ve belki de her zamankinden daha çok ihtiyacımız var birbirimize. Eskiden Anadolu’da bir köy bir çembermiş, yeni yeni bizde de whatsup grupları ile oluşuyor. Herkese bir alan açılan ve yargısız ve empatik dinleme ile mutluluğun veya yasın özgürce paylaşılabileceği, sadece şahitlik etmenin bile muhteşem hissettirdiği anne çemberlerine çok ihtiyacımız var.


Yapabiliyormuşum-Blogcu Anne Yayınlanan Yazılar (Mayıs 18)

İlk yazımdan sonra blogdan ve özelden ulaşıp; acımı, sevincimi yani tüm kafa karışıklığımı benimle paylaşan, satırları gözyaşlarıyla okuduğunu, aynen onları anlattığımı söyleyen birçok anne oldu. Bu yazıyı, önce kendime sonra çocuklarıma, sonra da tüm o annelere borç bildim…

İkinci doğumdan bu yana yedi buçuk ay oldu. Ve o sahilde bisiklete binmek için izin isteyen kadından, iki çocuğunu iki koluyla kavrayıp “Balıklar yakaladım!” diyerek koridor boyu taşıyabilen bir şeye döndüm. Nasıl oldu, emin değilim. Ama oldu, oluyor. Belki de hayat değişken, belki her şey geçici. “Geçiyor değil mi?” diyen anneler oldu, evet geçiyor, vallahi billahi geçiyor, ama her şey geçiyor, o yüzden belki de acıyı da, sevinci de abartmamak gerekiyor. Ha ben bunu biliyor muyum, tabi biliyorum. Peki uyguluyor muyum, tabi uygulayamıyorum. Ama olsun, bu da geçiyor.
İki çocuğum olduğu için acıyan, tuhaf ve kaygılı gözlerle bana bakan kadınlar, en çok kadınlar görüyorum. Halbuki isteyerek yaptım ben, kardeş olsunlar çok istedim. Zordu yolculuğumun başı, belki daha da zor olacak ileride, ama şimdi, evet şimdi çok keyifli. Ve benim adıma sevinmesini beklediğim hemcinslerimin bana karanlık gözlerle bakması çok tuhafıma gidiyor, hatta birazcık güldürüyor.
O gözlere en çok restoranlarda rastlıyoruz. Anne, baba, çok hareketli bir abi ile her şeye meraklı bir kız kardeşle beraber gittiğimiz yemeklerde, abiyi hareket kabiliyetini az buçuk da olsa kısıtlayabilmek için en köşe kuytu sandalyeye yönlendirken ve kıza mama sandalyesi aranırken, ikisinin tam ortasına da beni konumlandırırken misal. Bi birine bi birine yemek yedirirken komik görünüyor olabilirim kabul, ama maaile çok eğlendiğimizi fark ettik bu süreçte, ya da ben öyle sanıyorum, ama benim sanmam yeter, ben anneyim, anneler bilirler, biliyorumdur.
Kızın dudaklarına, bazen de yanlışlıkla burnuna yoğurt değdiriyoruz misal, kokusundan kıllanıp yaladığı an mest oluyor ve daha çok istiyor. Yoğurda karşı koyamadığını fark ettik evet, ne yemese araya yoğurt molası verip, aklını başından almayı deniyoruz. İşe yarıyor mu, yani çoğu kez yarıyor, ama her yer yoğurt oluyor mu, evet oluyor. Ama olsun, yoğurt lekesi silince geçiyor. Çünkü her şey geçiyor.
Bu esnada abi yemek yerken, aniden masanın altına girip yere yatabiliyor, ya da yerden bir kürdan alıp “Anne bak ne buldum” diyebiliyor. Bunları yaparken, şayet masa örtülüyse ve örtü biraz uzunca sarkıyorsa sağdan soldan, bazen bazı şanssız tabaklar düşeyazabiliyor. Sonra ben ve atik kocam olaya müdahale ediyoruz, zimmetli ekipmanları güvenli bir bölgeye taşıyoruz. Ama kalkmıyoruz öyle hemen, üzerine çay içiyor hatta tatlı yiyoruz.
Çünkü eğleniyoruz. Kızın tüm suratı, benim ayakkabım, bazen abinin saçları, bazen babanın kolu yoğurda bulandığında, ya da bazı çatal kaşıklar ve ah o sular ve yarı açılmış ayranlar yere düştüğünde, kahkahalarla gülen abisine hayran hayran bakan kız çocuğu da gülümsediğinde, biz de kendimizi bıraksak gülebildiğimizi gördüğümüzden beri gülüyoruz. Yani bu biraz delilik mi, bilmiyorum. Yani sanmıyorum.
Çok ucuza mutlu olmanın yolunu bulduk, çok kolay ve çok çabuk. Abisinin “Bak bu ayak” demesiyle, ayağını ağzına götüren bir kız çocuğu var evde diyorum size. Ayağı kardeşinin ağzına girince kahkahaya boğulan bir abi, o öyle gülünce gözleri parlayan bir kardeş. Yani, ne ne kadar kötü olabilir ki? Olamaz ki? Di mi?
Ve biz ilk tatilimize Ege’ye gittik maaile komple, eğlendik mi hem de çok. Kaka çiş ne varsa hepsi için durduk otobanda onlarca defa, dördümüz için sırayla. Beş gün boyunca her arabaya binişte, “Tatile geldik mi, tatil burası mı, kumlu tatile gitces mi?” diyen bir abi; “Altımı değiştir öyle uyucam” ile “Emzir öyle uyucam” ve “Hayır, bugün uyumıcam”ı farklı tonlarla anlatan bir kız çocuğu; çantasında cüzdan, telefon, güneş gözlüğünün yanı sıra bez, çiş şisesi, su şişesi, ıslak mendil, kıza yemek, oğlana elma, kendine alkolsüz malt içeceği bulunduran son derece sıradan bir anne ve artık bu kadına hayır demekten vazgeçerek gezgin olmayı çoktan kabullenmiş bir baba olarak dördümüz çok eğlendik. Ve bir daha düşüyoruz yollara, hem de bir adaya, neden, çünkü ömür kısa, dört nala eğlenmemiz gerek.
Arada, “Çok güzel olmadılar mı bunlar”, diyorum kocama. Hafif belerttiğim gözlerimle “Bir tane daha yapsak mı?” diyorum sonra. Sakinliğini ve sükunetini hiç bozmayan o dağ, kendi kendime durulmam için sessizce duruyor karşımda bir süre. Çünkü biliyor, az sonra geçecek. Neden?

9 Mayıs 2018 Çarşamba

Yaşım Çocuk?

Birçok dış faktöre bağlı olabilir, hepsinin bir bileşimi de olabilir,  sonuç olarak, kendimi yaşlı hissettiğim bir döneme girmiş bulunuyorum.

Aynaya baktığımda tam olarak kendimi göremiyorum misal. Kendimi, kendi ihtiyaçlarımı çok da duymuyorum. Sürekli tamamlamam gereken bir şeyler var hissi içindeyim, buna girilecek bir sınav, okunacak bir yazı, toplanacak bir oda, öpülecek bir çocuk, alınacak bir kalıp peynir ya da gidilecek bir iş örnek olabiliyor. Aslında hepsi hayatın içinden ve hayata dair-yani herkesin hayatında hemen her gün olan şeyler- ama şu ara hepsini tuhaf şekilde bir görev gibi görüyorum. Görev oldukça birer yük olup üzerime biniyorlar, onlar bindikçe ağırlaşıyorum, ağırlaştıkça "hele bunlar bir bitsin, bir geçsin" der halde buluyorum kendimi.

Yükler belimi büküyor, büktükçe benim tabirimle yaşlanıyor gibi hissediyorum. Dün felekten bir gün çalıp bir konsere gitmeye kalktım misal-evet evet, iki çocuklu ve çalışan anne kimliğimle, tüm şartları bir şekilde denk getirip gittim- konser sırasında kolumda süt sağma makinemle, 18 yaş altı genç kızlarla arka arkaya durduğumu farkettim,  yaşlarını kapıdaki kimlik kontrolüyle anladım. Bir konserde neden kimlik kontrolü oluyor ki diye söylendim kendi kendime. Sonra önümdeki kızcağızları yanında anne babaları olmadığı için konsere almadıklarında öğrendim yaşlarını, onlar üzgün bir şekilde sıradan ayrılırken, ben karman çorman çantamda kimliğimi arıyordum, sonra genç güvenlik görevlisi tipime bakıp "tamam, siz geçebilirsiniz"dedi "kimliğe gerek yok", "yani, di mi?" dedim ben de...

Olanlar yetmedi konser alanına girdim, sanıyorum ki numaralı koltuklarda, loş ışıkta akustik bir konser olacak-fazlasını bu kulaklar kaldırmaz hani. Ama o da nesi, konser ayakta, içerisi mavi kırmızı neon ışıklarıyla ışıldıyor ve gençler sahne önünü çoktan doldurmuş ve konser kapı girişinden bir saat sonra başlıyor...Kalk kadın saçmalama dedim, senin yeri burası değil... Hiçkimseye çaktırmadan mekandan ayrıldım.

Halbuki gecenin başında dünya tatlısı bir anne ile, daldan dala muhabbet etmişiz, çocuklardan, oyunlardan ve annelikten bahsetmişiz. Ben son üç ayda ilk kez gece dışarı çıkmışım, "Bağlanma" üzerine önerdiği kitabı yeni satın almışım. Konsere beni bir taksi bağlarken, aslında aramızda kilometreler, ya da oğluma her akşam anlattığım masaldaki gibi "dağlar, denizler, okyanuslar, okyanustaki balıklar, balıkların üzerindeki pul taneleri kadar" çok mesafe olduğunu bilememişim.

Belki kabul etmek gerekiyor, yaşın kaç olduğu önemli değil ama bu bir his ve o his bazen size bazı şeyler için artık "yaşlı" olduğunuzu hissettiriyor. Kendinizi, sandığınız siz gibi "artık" göremediğiniz bir his ve yer burası. Garip, tuhaf... Anne yanım çocuklarla yaşıyor sanki, ama "anne öncesi" yanım bir şeylere artık "birazcık büyümüş" gibi, en yumuşak ifade ile.

Ama biliyorum her şey geçici, biliyorum zaman durmuyor ve biliyorum ki yeniden "taze" hissetmek mümkün, sadece o gün bugün değil sanırım...


19 Nisan 2018 Perşembe

Yapabilirim Sanmıştım -Blogcu Anne Yayınlanan Yazılar (Şubat 18)

Aslında yelkenleri indirmek için henüz erken, ama belimin, elimin kolumun biraz büküldüğünü kabul ve itiraf etmeliyim. Yani bunu ederken kocama duyurmamalıyım aslında, çok söylenmişti öncesinde, “Bir ne güzel işte, ikiye ne gerek var, bak hayatımız kararacak” minvalinde birçok denemesi olmuştu. Hatta bazen hayati tehlikeden bahsedip bel altı da vurdu sağolsun.


Şimdi üç buçuk yaşındaki oğlumuz 960 gr olarak yirmisekiz haftalık doğup, yaklaşık iki ay yoğun bakımda kalmıştı. Benim doğum çantam ve onun içinde olması gereken altın değerindeki göğüs pedlerimle emzirme sütyenim hastanede yanımda değildi yani. Daha doğrusu varlık ve anlamlarından bile tam olarak haberdar değildim henüz. Her erken doğum yaşayan annenin bileceği gibi, iki günde bir beyin tomografisi, göz taraması, kalp takibi, günde yarım saat bir pencere ardından bebeğinizin o günkü yatış pozisyonuna göre sırtını veyahut kablolar geçen göğsünü yüzünü izlemek milyon duyguya sürüklüyordu insanı. Ama her şeye rağmen bir kardeşi, sırdaşı, oyunbazı, dayanağı olmasını çok istiyordum. Onu kardeşsiz bırakmak, ona haksızlık gibi geliyordu hatta.
Sonra bir kardeşi oldu, şimdi dört buçuk aylık. Her şey çok güzel olacak sanmıştım, olmadı. Deneyimli anne olsam da, her şeyin normal seyrinde zamanında olmasına yabancıydım bir kere. Sonra annelik sendromlarım aynen yeniden yaşandı benim cephemde. Yine haftalarca “Neden yaptım ben bunu neden neden?” dedim durdum. Bebecik uyumadıkça, onun üzerine abisi herhangi bir şey için tutturdukça içim kederle doldu resmen. Ne tuhaf, çocuk sevgisi bana sonradan gelen bir şey. Belki başta gülümsemedikleri için, bir gülümseye bunca muhtaç olabilir miyim, vermem için almam mı gerekiyor acaba önce? Bu mu bencillik yoksa bunun adı bir nevi acizlik mi?
“Bir az, iki çok”u çok duymuştum, ama gülüp geçmiştim. Kalabalık olmaktan güzel ne olabilirdi, önce birini sonra diğerini öpmekten, gıdıklamaktan daha eğlenceli ne olabilirdi? Öyle bir şey olabilir miydi?
Sonra iki çocuğun da gece aynı saatlerde uyumaya çalışırken, aynı anda bana ihtiyaç duyduğunu acıyla öğrendim. Emzirirken masal anlatmayı denesem de kimseyi memnun edemediğimi gördüm, belim de koptu zaten, vazgeçtim.
Sonra büyüğün benle her zamankinden daha çok oyun oynamak istediğini, küçüğün ise sadece göğsümde ve kokumla sakinlediği bir dönemi olduğunu yeniden öğrendim. Kanguruda bebekle lego yapılamadığını deneyimledim. Oğlan küçükken onu Hindistan’dan aldığım müzik CD’leriyle nasıl uyutttuğumu, sarıp sarmaladığımı, dakikalarca ona sarılı ne güzel durduğumu çok uzak anı parçaları gibi hatırladım. İkinciye karşı içimde önüne geçilemeyen bir mahcubiyet birikmeye başladı.
Sonra evde olduğum ve hatta bir bakıcım olduğu halde hiçbir şeye yetişemediğimi gördüm: Telefonlara, mesajlara, izlemek istediğim filmlere, dinlemek istediğim müziklere, okumak istediğim kitaplara. Sonra kayboldum sanki, kelimenin saf ve temiz anlamıyla kayboldum. Geceleri yatağıma, “Bugün çocukların için n’aptın söyle?” diyerek yatmaya başladım, başımı yastığa “Bir an önce uyuyayım ki gece süt vermeye dinç kalkayım, sonra da sabah altı buçuk gibi oyun oynamaya neşeli kalkayım” diyerek koymaya başladım.
Bir gece oğlum yatağında uyumazken ve sanırım üçüncü masalı isterken “Yorgunum, anlamıyor musun?!”diye bağırdım ona, o da bana “Anlamıyorum, masal anlat!” diye bağırdı aynı sesle. Çocukların diğer insanların duygularını altı yaşından sonra anladıklarını yeni öğrendim. Oğlana yüklenmeyi kestim, ama kendime yüklenmeyi kesmedim. Orada pek iyi yapmadım.
Çok ama çok güzel gülümsüyorlar kabul, ve sarılmak ve koklamak, haz verici her şeyden çok daha güzel geliyor o an, çok daha kolay, hemen elinizin altında ve çok coşkulu.
Ama yatağa artık “Bugün çocuklarım için n’aptım?” diyerek yatmak istemiyorum. Kendimi on bin parçaya bölüp verebilirim her birine seve seve. Ama bunun için bana birazcık ben kalması lazım. Sadece bana ait yerlerim, zamanlarım, keyiflerim yeniden olmalı. Benim durumumda bu bazen günde bir saat bisiklete binmek, hatta şanslıysam sahile inebilmek bisikletle, iyotu ve rüzgarı yüzümde hissedebilmek. Aynı bugünkü gibi.
“Sen iyi değilsin, seni ne iyi edebilir şu an biliyorsun, git ve onu yap gel” dedim kendime. “Bu zamanı iste herkesten şu an, kızını öp, oğluna durumu açıkla, bakıcıya haber ver ve git, git ki dönebil biraz da olsa tazelenerek, birilerinin ‘Vauv ne şanslısın bak gezip tozabiliyorsun’ demesine, bu deyişteki yer yer kinayeye aldırış etmeden, bu kurtarılmış anlara ne kadar ihtiyacın olduğunu damarlarında hissederek git” dedim.
İyot yüzüme çarparken aynı şeyi söyledi içim, “Bu bir saati herkesten isteyebilirsin” dedi. “Bir saatte dünya yanmaz, batmaz ama sen tazelenirsin, gençleşirsin, güzelleşirsin, daha coşkuyla öpmesini sarmasını hatırlarsın birilerini” dedi.
Bazen, dönebilmek için gidebilmek gerekiyor, gitmek her ne demekse sizin için, onu bulup, ona ulaşmak gerekiyor, yoksa korkarım ki hayat bizi alt ediyor. O çok güçlü, akıp giden su kadar güçlü. Benim küçük dünyamda iki çocuğumla sağlıklı bir hayat yaşayabilmem için, arada bir alıp başımı kendime gidebilmem gerekiyor. Bunun için konuya bir şekilde müdahil herkesten anlayış ve saygı rica ediyorum.
O sahilin ve bisikletin de bu kadına ihtiyacı var, bunu herkes böyle bilsin istiyorum.

http://blogcuanne.com/2018/02/21/yapabilirim-sanmistim/


18 Şubat 2018 Pazar

Çocuğun gözyaşları


Bu yazı sana gelecek baba, sen okumasan da sana gelecek, benim içimden geçecek, öyle gelecek.

Çocuğa ceza vermiyorsunuz böyle tepenize çıkıyor dedin bana özetle. Sonra çocuğuma, "yaramazlık yaptığın için TV açılmayacak, anladın mı" dedin, sonra anlamasını bekledin, sonra onun ağzından duyduk bu sözcükleri "yaramazlık yaptığım için" dedi. Daha yaramazlık ne bilmezken, aldığı cezayla oturdu aşağıya, bak anladı dedin. Hiçbir şey anlamadı aslında.

Sen bilmiyorsun dedin bana, "çocuğun gözyaşlarına aldanmak aptallıktır" diyen bir kitaptan bahsettin bana ısrarla.  Hatta çocuğum yemeğini itirazsız ve bir kerede yemediğinde gittiğim okulla alay edip, "o okulda öğretmiyorlar mı bunu size?" dedin, dilim dönmedi çocuk gelişimi okulunda çocuğun öncelikle bir birey olduğunu anlatmaya çalıştıklarını anlatmaya.

Kızmak da anlamlı değil aslında. hepimiz miras alıyor ve miras bırakıyoruz ister istemez anababalarımızdan çocuklarımıza. Ama bilmiyoruz açtığımız tüm yaraları karşılıklı.

Hayatta basket atamazsın dediğin bir pota vardı mesela, ne kadar üzüldüğümü bilirim bugün gibi, ve korktuğumu, atmaya çalışıp atamazsam hissedeceğim düş kırıklığını. Nasıl günlerce atmaya çalıştığımı gizli gizli ve bir gün nasıl da girdiğini topun o potadan, nasıl sevindiğimi, kendime geldiğimi. Koşup sana söylediğimi, senin de "hm öyle mi" deyip geçtiğini. Benim içimden tren geçtiği gün nasıl öyle bir lafla geçiştirdiğini.

Çocuğuma bakıp "daha yapamazsın sen bunları, henüz o yaşa gelmemişsin" dediğinde hatırladım bunları sanırım.

Legodan yaptığınız "kule"ye, o beş dakika sonra "kayık" deyip onu kayık gibi yüzdürürken ve sen onu ikaz ederken hatırladım. "Kayık değil o, kule" diye ısrarla düzeltirken.

Elim erdiğince okuyorum nasıl anne baba olunur diye, ve tek bir şeye inanıyorum canı gönülden. İncitmeden, kırmadan, ne kendine güvenini, ne hayallerini, büyütmek istiyorum onları, mümkünse kendimi de bundan sonra.

Neyden nasıl etkilendiysem dün, deli gibi bağırdım oğluma, odana git çabuk dedim. Gece yatarken yine bağırdım, neden, söz dinlemediği için.  Ağlamamak için kendini zor tutarak, dolu gözlerle ve tane tane bana "sen öyle bağırdığında ben çok korktum" dedi üçbuçuk yaş. Taş olup ezdi beni yine. Yine kendi hayvanlığıma saydırdı beni.

İçimde bir hayvan var dedim, nerden geldi nasıl oldu, neyden kimden miras bilmiyorum, ama bekliyor kuytularda. Anca çocuk korkutmaya yetiyor belli ki, hem de çok.

Çocuğun gözyaşları külçe kadar ağır baba, benim çocuklarımın gözyaşları benim kollarım için çok ama çok ağır. O yüzden, ben bana iyi gelen şekilde yetiştireceğim onları, bana hizmet etmeleri için, hayatımı kolaylaştırmaları için değil; beraber yürümek için, beraber öğrenmek için, bana her yaşlarında korkmadan sarılabilmeleri, ve oturup konuşabilmeleri için. Tüm dualarım bununla benim, bana ihtiyaçları olduğunda duyabilmemin nasip olması için....



4 Şubat 2018 Pazar

Benimle güvendesin

Bir şeyler okuyorum, içimde bir yerlere dokunan, bizi biz yapan birçok şeyi, ebeveynlerimizle nasıl bağlandığımızın şekillendirdiğini anlatan bir kitap.

Kaygılı bağlanmadan, kaçınmalı bağlanmadan, güvenli bağlanmadan bahsediyor.

Güvenli bağlanmayı, ilk kez oğlumuzu pedagoga götürdüğümüzde duymuştum sanırım, bizi o odada huzur içinde bırakıp yan odaya oyun oynamaya gitmişti, arada kahkakaları, arada da kendisi geliyordu yanımıza. O zaman demişti pedagog bu halin adı "güvenli bağlanma" diye.

Şimdi iki numaraya bakıyorum, kafamın içinde birçok kaygı dolanıyor, çok müdahale etmiyorum artık onlara, her biri kendine  rahat bir yer bulup oturacak yakında diye düşünüyorum, ya da öyle inanmak istiyorum. Onlar mı ne, bir bakalım. Birinci onu ihmal etmediğimize ikna olacak mı, ikinciye birinciye yaptığım her şeyi yapabilecek miyim? Neden ikinciye "seni seviyorum" derken tuhaf bir "de" bağlacı ekleme ihtiyacı duyuyorum 2. tekil'den sonra? Ya ben, yaşlanıyor muyum ve her şey benden geçiyor mu artık? Süt yetecek mi peki? Ya iş ne olacak, dönecek miyim sahi, hangi birine sorsam "berbat burası" dedikleri yere mi döneceğim? gibi gibi...

Ama bu yazıyı yazdıran şey, okuduğum kitabın beni sürüklediği tam da bilemediğim yerler ve karşımda kendi oyuncağını evirip çeviren iki numara. İki numarayı henüz benden başka kimsenin adam gibi sakinleştirememesini çözemiyorum, aramızdaki bağlanmada bir sakatlık olmasın bak diyorum. Paranoya kendi ağlarını örüyor evet.

Evden bir sebeple giderken ve kızı babasına ya da bakıcısına bırakırken, onu karşıma alıp "bak ben gidiyorum ama geleceğim" demediğim için oluyor olabilir mi hepsi? "Kucaktan inmedi" diyorlar sık sık, "Huzursuzdu hep" diyorlar, halbuki ben öyle tanımıyorum kızımı şu dörtbuçuk aylık kısa tanışıklığımızda. Benim yokluğumu mu kabullenemiyor? Şu an ben müzik dinleyip kitap okurken ve hatta yazı yazarken, karşımda oyuncağının eli ve kulağıyla uzun uzun oynayan, arada bana gülücük atan kız mı bahsettikleri? Problem nerede, birileri tarafından kesin kandırılıyorum, ama kime yüklenmeliyim, onu bilemiyorum.

Her şey gittiğimi ama tabi ki geri geleceğimi, "çocuk daha o" diyerek ona açıklamamamdan kaynaklanıyor olabilir mi? Kitap kendi çocukluğuna dön, orda bulacaksın diyor. Ürkütüyor dolandığım sular, seziyorum ama adını koyamıyorum henüz. Acaba bana her şey zamanında tane tane anlatılmadığı için mi biraz kırgınım birilerine, ya da annesiz hemen hiç kalmadığım için mi suçlanıyorum her evden çocuksuz çıktığımda, kendime mi yontuyorum tüm olanları?

Tüm bunların ışığında bugün olanca açıklığıyla anlattım kızıma neden gittiğimi ve nasıl geldiğimi. Evet evet, şu an oyuncağın ayağını kemirip arada ben napıyorum diye bana bakan kıza. Babasının gidişimin ikinci saatinden itibaren -ki üç saat gidebildim toplamda- "nerdesin, hadi gel, taksiyle gel, çabuk gel" dediğini duyduğumu anlattım. Geldim ve yanındayım bak dedim, önce bende de durulmadı, ama devam ettim, sevdim, sardım, biliyorum dedim, kızdın belki dedim, ama geldim dedim, gitmem gerekiyordu dedim, işimi hallettim ve geldim dedim, yanındayım dedim, burdayım dedim. Sakinleşene kadar, sular durulana kadar, beraber salona gelip sonra karşılıklı bakışana kadar...

Anneme hiç gidemediği için kızıyor olabilir miyim içten içe, yoksa onun gibi gitmeden duramadığım için kendime mi yükleniyorum. Her gece çocukları yatırırken ettiğim dua geliyor aklıma, en çok, ihtiyaç duyduklarında yanlarında olabilmeyi ve onları duyabilmeyi diliyorum her gece. Kendime mi dönmem gerek tam bu anda kitabın dediği gibi, yanında olmak ne demek sahi?


31 Aralık 2017 Pazar

Gelen hoşgelsin

Sevgili yeni yıl.

Bize iyi davran, ne geridekini arat, ne ileridekinden medet umdurt, dosdoğru davran her birimize.

Daha az insanla görüştür beni, daha öz işle uğraştır, daha az şeyle yaşat, ama dolu dolu, tıpkı şu ara olduğu gibi.

Daha çok yürüt sokaklarında, daha çok bisiklete bindir, rüzgarı çarptır yüzüme ve iyot kokusu...

Oğluma her gece yeni masallar uydurmaya devam edebilmem için gönül gözümü açık tut hep.

Kızımı çok az ağlat dün geceki gibi, kocaman gözlerle etrafa bakıp çok az ağlat bir daha onu, çaresiz hissetmesin kendini, ben onu göğsüme bastırırken var gücümle, ve bundan başka bir şey vermeyi bilmezken, durult kollarımda n'olur. Bana güvenmesini öğret ona, bana da onu anlamasını...

Onlara verecek ben kalması için bende, beni bana yakın tut. Ben bildiğim yanlarımı sevmesini, görmesini unutturma bana.

Daha çok yazı yazdır, daha çok okut ve daha çok şaşırt, sık sık. Daha çok müzik dinlet, iç titreten şarkılar buldur ayda bir en az. Ağız dolusu güldüren ve gözkapakları dolusu duygulandıran filmler izlet. Her birimize, nefes alarak yaptığını hissettiği şeyleri dolu dolu yaptır.

Birimiz çok fotoğraf çeksin efsane karelerle, çok güzel aşık et bir de onu. Bir diğerimiz çok hızlı ama çok hızlı sürsün dört teker bisikletini, seni çot seviolum desin bu yıl da sık sık. Bir diğerimiz çok çok gülümsesin ona dönen her yüze ve her tebessüme.

Herkese aradığını buldur yeni yıl, budur dileğimiz senden. Her birimizin.






Güneş Anne Söyleşi- Blogcu Anne Söyleşiler (May 18)

Güneş’çiğim, seni biraz yakından tanıyabilir miyiz? Güneş:  İki kızım var; Nisan yedi, Cemre ise beş buçuk yaşında.  Gunesanne.com  blogunu...